Translate

16 Haziran 2020 Salı

Gönül Posası


Sait Faik diyor ya “yazmazsam deli olacaktım” diye.  Aklımdan milyon tane düşünce geçti. Cidden çıldıracaktım artık. Ben bile basit biri olarak böyle bir kıvama geldiysem, yazar bir insanı düşünemiyorum. İnsan cidden anlatmak, paylaşmak, haykırmak istiyor bazı şeyleri. İçinden söküp atmak istiyor bazı fikirleri. Çıksın gitsin, kusayım da kurtulayım bu duygu boğulmasından diyor.

İnsanın içi bir kere dertle kaplanmaya dursun. Tüm geçmiş, yaşanmışlıklar hatta tahmin ettiğin yaşanacaklar, önüne seriliyor böyle sere serpe. Mutluluklar bir çırpıda tüketilip laf arasında harcanabilirken hüzünler dertler iyileşmiyor bir türlü. Laf arasında geçiştirmek istesen bile biliyorsun, kendinle bir başına kalınca hissettiriyor o yara kendini. Yara geçse bile izi kalıyor bünyende. Asla kurtulamayacağın, hatta ömür boyu taşıyacağın bir yara izi bu. Bazen dönüp bakarken sadece izi bile acıtırken içini, bazen nasıl olduğunu unuttuğun bu yara izinin sadece varlığı, bir yara izi taşıyor olmanın hüznü bile yetiyor insanın canını yakmaya. Sahi niye öyle? Bilmiyorum ama cidden kusasım var artık.


Hayatım yaşantım o kadar saçma karma karışık ki kendime bile ifade edemiyorum. Çok iyi, anlamlı gibi dursa da hiç öyle değil. Berbat, bomboş bir yaşantı gibi dursa da durum o kadar vahim değil. “Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe.” Öyle. Aslında öyle de değil. Başta belirttim, ifade edemiyorum ne yazık ki. Bu yazım kadar karmakarışık bir çorba yaşantım. Yaşanıyor bir şekilde elbette hayat. Kusmak ağlamak istesem bile devam edebilme emmaan çok geveledim, anasını sikim işte bombok amına koyim. Gitmiyor dostlar yalandan bir devamlılık söz konusu. Geleceğimin belirsizliğini geçtim, geçmişim bile o kadar iğrenç çorba bir vaziyette ki işin içinden dahi çıkamıyorum.


En ufak bir pırıltı bile yok. Çok beceriksizim yaşama adına. Bir kaç işte çalıştım, yer aldım, olmadı. Kendimi geçindirecek ekonomik özgürlük adına adımlar attım, yetmedi. Günde tek öğün yemek yedim yine yetmedi. Sevdim, aşık oldum herkes gibi. Belki beni ayıplayacağınız kadar kadın sevdim, sevgim hiç birine yetmedi. Hele içlerinden biri var ki diğerlerinden sonra apayrı sevdim hepsinden fazla, ona da yetemedim. Hiç başarılı olamadım yaşantı adına. Hem de hiç yetemedim. Hiç denkleştiremedim. Tamam, artık bak oldu başardım, olduğu kadar işte bile diyemedim. Hep kaldı kursağımda, tıkandı ağzımda, düğümlendi boğazımda ve patladı götümde. Oldu derken aslında bir tanesine bile yaklaşamadım ya, o insanı bezdiriyor işte. Hep eksik kaldım. Ve hep de eksildim biraz biraz. 


Dedim ya birini apayrı sevdim diye. Bahsetmesem olmaz şimdi. Yanlış anlaşılmasın burada sevginin azı çoğu kıstası değil. Yaşantımdaki herkesi sevdim. Bazıları ise beni hiç sevmedi. Seks küstepi, gönül posası olduk bazılarına. Apayrıdan önce onları anlatayım en iyisi.

Sen saf gibi sevgili olduğunuzu düşünürken, meğerse hiçbir şey olduğunuz farkındalığı geliyor ya, vaylar aney vaylar babey. Kendimi geri zekalı hissettiğim anların top 5’inde zirveye oynar. Bu da bir itirafım olsun. “salak mısın keyfine bak” deniliyor, ama inanın dostlar anasını sikim böyle keyfinin de birlikteliğin de. Hadi bunu geçtim, bu dümdüz salaklık zaten. Diğerlerinde ise bile bile, göre göre üzüldüm içimde. Madem içimizi döküyoruz yalan yok. Yani sonradan aşık olma, sevme, bağlanma durumu falan yok. Sikeyim aşkını bağlanmasını ayrıca. Karşı tarafın aslında umurunda olmamak çok yıpratıcı. Hele ki ilişki bittikten sonra onları birilerinin kollarında aşkla görmek çok acı. O sünepelerden daha çok sevdim daha çok değer verdim, karşımdakini hep önemsedim ilişkinin türü ne olursa olsun. Yeri geldi terk edildiler yine yanlarında bulundum.  Kimse üzülsün istemedim hiç, dayanamam da zaten ağlayana. Kimseyi de yadırgamadım, hiç sırt çevirmedim. Kimseyle küs de ayrılmadım. Fakat ne yaparsanız yapın yeri geliyor cidden götünü gördüğünüz insanın bir daha yüzünü göremiyorsunuz. 1 değil 2 değil 3 değil amına koyim de eksik olan ne acaba?  Hala hiçbir fikrim yok. Fikirlik bir durum olsa herhalde en son bana düşerdi bu durumun çözümü.


Neyse “apayrı”ya gelelim.  Onu ayrı sevdim anlayın işte. Hayatımda ilk kez bana cidden değer veren bir insan vardı. İnsan sevilmek ister dostlar. Değer görmek, önemsenmek, en azından biri için önemli olduğunu bilmek ister.


Einstein babanın görelilik kuramını bilmesem hepinize onunla geçen bir dakikanın, belki de bir kaç saniyenin aslında saatler sürdüğünü bilimsel olarak izah edemezdim herhalde. Hatta bir kere öyle güzel güldü ki biraz... Biraz dediysek saatlerce falan işte. Çevremdeki herkese bahsettiğim kişi yani vir vir vir edebiyatlık bi durum yok.


Sizi her şeyden fazla seven insan, sizin için herkesi, her şeyi karşısına alan kişi sizi bırakmayacağını düşünürsünüz ya. Eh bazen en yakınınız da olsa aslında sizin yakınınızdan başka yerlerde olabiliyormuş. Aslında bir kez değil birkaç kez de olabiliyormuş. Olsun, bu sefer her şey yolundaydı. Sevgisinden zerre şüphe etmedim. Ettirmedi de cidden ne fedakarlıklar gösterdi. Tek istediğim sevilmekti, önemsenmekti ve onda fazlasıyla vardı da. Çok acı, zavallıca valla. Hala kimse de sevmedi beni onun gibi. Bir itiraf daha olsun ben de kimseyi sevemedim onun gibi. Ne yaşanırsa yaşansın laf edenin gırtlağına yumruğumu sokar, ses tellerini söker, götüne sokarım. Etraftakilerin "sana ayıp etmiş." sözlerine falan kulak asmadım. Bana ayıpsa ben söyledim ona herhalde. Hem ayıp neymiş, hem etrafı sikeyim.


Her şey yolundaydı dediysem hiçbir şey düzgün değildi yani. Yine bir şeyler eksikti. Sevgi aşk bolcaydı da ne bilim “başaramadık abi”. Yapmacık, birbirini sözde seven çiftleri görünce hep üzülürüm o yüzden. Çiğ romantizminiz batsın. Neyse biri vardır insanın yaşantısında farklıdır ya öyle işte. Kendinizden pay biçin. Eski sevgili deyince en sonuncu anlamında değil, üstünden ne kadar zaman ve kişi geçse de, aklınıza gelen bir ilk isim olur ya. O işte ondan bahsediyorum. Belki kendine, hatta diğer ilişkilerine hakaret ama duygu ile mantık ters orantılı ne yazık ki. Umarım arada beni kontrol edip okumaz bunu. Yoksa çok utanırım. Fakat risk budur. Sikimden aşşaaa Kasımpaşa bu saatten sonra. Çükümü yesin.


Neye elimi neye atsam batırdım anlayacağınız. Tabi bu tür durumlar öznel şeyler. Dışarıdan farklı durabildiği gibi başkalarında apayrı yer ediniyor. Bende ki hüsran işte özet olarak. Dedim bari küçüklükten aşık olduğum kulüp renklerine artık öncelikli gönül vereyim. Çünkü artık gerçek bir taraftar olma, takımının yanında olma fırsatı var adam akıllı. Dedim bu sefer olacak. Belki hiçbir önemi yok, hiçbir yeri, kazancı yok, kendim adına hiçbir başarı elde edemeyeceğim ama olsun ulan. Baktığında ne kadar önemsiz anlamsız olursa olsun başaracağım ulan dedim. Bu sefer sevdim mi olacak, mücadele ettim mi olacak sıkı sıkı sarılacağım sığınacağım ona dedim. Gurur duyacağım her geriye dönüp baktığımda. Ama öyle uzaktan olmaz dedim. Seviyorsan destekleyeceksin, savunacaksın, bağıracaksın, gerekirse kavga edeceksin dedim. Adının geçtiği her yere gittim ekonomim el verdiğince, savundum bulunduğum her yerde, bağırdım boğazım patlarcasına, sesim kısık gezdim günlerce ve girdim uğruna kavgalara. Ne elim, bileğim, ayağım, bacağım kaldı, dişim kırıldı sağlımı hiçe saydım. Sosyal yaşantımı bile mahvettim uğruna. Olmadı dostlar. Etkimin aslında bir hiç olduğu konuda bile başaramadım. Yapamadım olmadı. Nerede hata olduğunu hiç bulamıyorum ama yok, olmuyor. Fakat olsun bunun yeri ayrı. Bu sevdadan dönenin, adı kahpe olsun terk edenin.


Ne içimi dökebildim, ne anlatabildim hatta anlatmak ne kelime kendimi ifade bile edemedim, ne de şöyle pöyküre pöyküre ağlayabildim rahatça uzun süre. Mermer gibi kaldı hep içimde. Alın yazım belki değişir dedim. Değişmedi. O zaman sileyim bu yazımı, yenisi yazılsın dedim. Silinmedi.
Meğerse tükenmez kalemle yazılmış. Kurşun kalem silgisiydim ben. Azaldığımla kaldım. 

Sevilmek istedim sadece. Nezaket hiç kazandırmadı fakat Beyoğlu efendiliğimi de bozmadım ilişkilerimde. Hırbo olmak lazım galiba. Neee bilem işte azcık kustum içimi. Anlat dese biri anlatmazdım. Okumasanız bile ben yazdım valla. Sait üstat da işi biliyormuş. Neyse bir şarkı bırakıp son vereyim bu yazıya artık. Bu kadar zırvalık yeter.






1 Şubat 2020 Cumartesi

Ayrılış



İnsanların içlerinden geçen her şeyi birileriyle paylaşmadığı aşikar. Fakat biliyoruz ki insan her şeyi içine atarsa kafayı yer. Öyle bir hisle doluyorsun ki bazen, anlatacak hiçbir şeyin yok fakat içinde yaşadığın duygular çok yoğun. Yazdıkların, konuştukların her şey sığ kalıyor o noktada.

İşte böyle zamanlarda ilgin, insanlardan, paylaşımdan, konuşma isteğinden farklı şeylere kayıyor. Tek başına kafanı dağıtmak istiyorsun mesela ama biliyorsun ki aslında öyle ahım şahım problemlerin de yok. Ama kafan dolu. Kendin bile bu saçmalığı anlayamıyorsun. Çoğu zaman yalnızlıkta kaynaklandığını düşündüğüm bir bunalım hali.

Ne film izlemek ne kitap okumak ne de oyun oynamak tatmin ediyor seni bir zaman sonra. İşte hallerden böyle bir hal içindeyken neden sigara ve alkole eğilimin başladığını kestirmek çok da zor değil. İçinden çıkamadığın bu durum, dile gelmeyecek bir yoğunluk olduğundan bir objede gideriyosun bu ihtiyacı. Nasıl ki bir insan seni dinlerken tepki verir; karşındaki nesne de sana bir tepki versin istiyorsun ki yalnız olmadığını anlayasın. Sigara; boğazını yakıyor, içine akıyor ve sanki ciğerinden bir şeyler söküp alıyor. Seni saçma bir şekilde rahatlatıyor. Bir şişe içki; başını döndürüyor, beynini uyuşturuyor, ağlatıyor, güldürüyor şahsen beni de çok mutlu ediyor ve sana biraz hükmediyor ama sonuçta kendini hissettiriyor.

Geçen sene bu zamanlarda ailemin yanında aşırı bunalımlı bir dönem geçirmiştim de ağlayamamıştım bile pöyküre pöyküre. Bırak pöykürmeyi gözlerim dolsa hemen zayıflık olarak nitelendiriliyor durum. Depresyonun içinde patlaması işte öyle böyle değil çok fena bir şey. Halini anlatacak gücün bile olmuyor, anlatsan birilerine herkes bunu mantıksal çerçevede çözmeni bekliyor senden. Zaten mantıklı hareket etmeye çalışan biriyim ama o an anlamlandıramadığın duygular o kadar ağır basıyor ki mantıklı düşünsen dahi pratiğe dökebilecek halin olmuyor veya o an için mantıklı gelmiyor. İş işten geçtikten sonra da "Şerefsizim benim aklıma gelmişti." aydınlanması yaşıyorsun ama o çözüm, o zaman için lazımdı.

Hele ki çözümsüz kalınan olaylarda durum daha da vahim. "Benim yapabileceğim bir şey var mı? Yok. O zaman kafaya takmaya lüzum da yok." diye sıyrılmayı ve elbette ki en sevdiğim laf olan "Bakarız bi'çaresine" ile kendimi rahatlatır, normal yaşantıma devam ederim. Çünkü çözüm yok. Ama bu buhrandayken olmuyor işte sürekli ne düşündüğünü dahi bilmeden düşüncelere dalıyorsun.

Bu tür zamanlarda ne sokaklara taşabiliyor, ne dört duvar arasına sığabiliyor insan. Ne sigaranın dumanını çekebilirsin ciğerine, ne sigarasız nefes alabilirsin. Saniyeler birbirini kovalar durur, yelkovan "akrep nereye abi beni de bekle" deyip koşar. Dakikalar saat olur, saatler güne yakın olur, zaman geçmez olur. Gregor Samsa böcek olur, Özdemir Asaf zaten beklemedi o da gelmedi, güneş uykuya daldı karanlık oldu, ölüm gibi bir şey oldu kimse ölmedi, olan her şey zamanı biraz daha durdurdu.

Zaman en katlanılmaz yavaşlığa vardığında bilgisayar hoparlöründen bir şarkının sesi geliyordu;


"Bakakalırım giden geminin ardından;
Atamam kendimi denize, dünya güzel;
Serde erkeklik var, ağlayamam."

29 Ocak 2020 Çarşamba

Değişmeyen Bank

Banka baktım iki kişi oturuyordu zaten o bankı genelde çok az boş bulabilmişimdir. Neyse bankları süzmeye devam ettim, bana en yakın bankta yaşlı bir hanımefendi oturuyordu, normalde o banka oturulur ama oturmadım. Oturmak istemedim, otursam ''anlat bakalım genç adam'' diye başlayan senaryosal bir diyalog yaşayacakmışız gibi geldi, aslında severim öyle şeyleri de o an istemedim işte. 

Gezi Parkını bilenler bilir bankların orada da ağaçların etrafında yuvarlak nizamda oturulacak yer var. Gerçi park büyük de benim dediğim yer Beltur'un hemen dibi. Oraya oturdum yüzümü denize döndüm ve içimden ''bu ne lan'' dedim. ''deniz var, karşıda yine şehir var; hani bunu uçsuz bucaksız özgürlüğü'' diye de devam ettim. Sonra karşıda Kadiköy ve oradaki bir çok anı, üstüne Fenerbahçe olduğu aklıma gelince "Ne diyon amına koyim boş laflar yine" diye sitem ettim kendime durduk yere. Sesli de konuşurdum da yanımda yaşlı bir beyefendi vardı beni deli sanabiliridi. O sırada küçücük bir kız çocuğu belirdi, elinde şu ucu küçük tekerlekli bastonsu oyuncaklardan vardı, çocuğa gülümsedim o da bana bir gülümsedi. Sonra gülümsemeyi bıraktı ve elini havaya kaldırdı annesi yetişti elinden tuttu, ulan ''bıngacık'' çocuk annem yanımda diye hatıralarıma artistlik yapmıştı ama çocuk sonuçta diye çok umursamadım. 

O esnada yaşlı beyefendi yavaşça doğruldu, ayağa kalktı ama bunu o kadar yavaş yaptı ki kelimelerle ifade etmem çok zor. Beyefendiyi gözümle takip ettim, gitti yaşlı hanımefendinin yanına oturdu. ''Vay babey, vaylar babey'' diye şaşırdım. Demek o yaşlı beyefendi benim yaşlılığımmış dedim, fotoğraflarda filmlerde falan arkadan çekilmiş banka oturan insanların görüntüsünü çok severim. bir süre yaşlı çiftimizi izledim. Sonra onların bulunduğu bankın arkasında ki banka oturdum. Kadın bir şeyler anlattı adam arada onayladı arada bir şeyler ekledi; güzel güzel konuştular. Bir ara çiftimizin önüne orta yaşlı bir çift geldi benim bakış açıma göre de genç çiftin kadın ve adamı, yaşlı çiftin kadın ve adamı ile aynı hizaya denk geldi ve o an kaderim değişti de sanki geleceğimden Gezi Parkında oturduğum o anlar silindi ve başka bir şuandaki yaşlı adamın gençliğini yaşıyormuş gibi hissettim. Bu hissimi de sizlerle paylaşmak istedim. Durumun fotoğrafını da çekmeyi düşündüm ama görürler ayıp olur diye çekmedim. Onun yerine sabahın köründe çektiğim fotoyu atayım;

5 Temmuz 2017 Çarşamba

Üzülüyorum

    İçimden bir şeyler kopup gitti bu gece. Hiçbir şey aynı olmuyor, hiçbir şey aynı kalmıyor. Ben yine sorun nerede anlamıyorum, ben yine bir anda neyin değiştiğini göremiyorum. Bu da benim çıkmazım, güzel başlayan her şey kötü bitiyor, kötü başlayan her şey de kötü bitiyor. Genel olarak bir şekilde bitiyor işte.

Üzülüyorum, eskisi kadar üzülemediğime üzülüyorum artık.

22 Nisan 2016 Cuma

Bolca Sevgiler

O zamanlarda inanılmaz derecede sinirli olmuş olsam dahi, biliyorum ki yıllar sonra sen hatıramda, gençliğime dair güzel bir çizgi olarak kalacaksın. Lakin hepsi bundan ibaret olacak.

Sana zerre sitem etmiyorum, aksine bütün bunları bana yapmana izin verdiğim için kendimi affetmekte güçlükler yaşıyorum. Seni bir daha görmek istemiyorum demiş miydim hatırlamıyorum. Büyük ihtimal dememişimdir ama açıkçası öyle düşünüyordum o sıralar. Bunları düşünürken belirli bir süre sonra pişmanlık duyacağımı bile bile hem de.

(Cidden ilginç bi olay. Önümü görüp tahminler yürütebiliyorum ama önlem falan almıyorum. Bu da benim mallığım olsa gerek.)

Anlaşılan o kızgınlık noktası geçti fakat görmekten ziyade-ki hala görmek istemediğimi düşünüyorum- neler yaptığını merak ediyorum. Neler yaptı? Hayatı nasıl gidiyor? Mutlu mu? Üzgün mü? Başından neler geçti?

(Nasıl bir insan geçti hayatımdan akıl sır erdiremiyorum. Nefret ettiğim kadar merak da ediyorum.)


Kendi kendime düşünüp durmaktansa, senin bu yazıyı okuyup tepki vermemen fikri beni biraz daha rahatlatıyor.

İnsan ne kadar çok şey söylese, ya da elinden geldiğince kendini ifade etse de, derinlerde saklı bir şeyler mutlaka kalıyor.

İnsan böyle dönemlerde geriye dönüp sürekli sorguluyor kendisini ve karşısındakini, içindeki öfkeyi ve şefkati. Eskiye dönüp o güzel günleri hatırladıkça yüzümde ısrarcı olsa da buruk bir gülümsemeyle oturuyorum, yumuşamadan edemiyorum.

Artık içimde bir yanı hiddet diğer yanı ise özlem olan madalyon eskisi kadar keskin sınırlara sahip değil ve katı sınırları olan duygularım yavaş yavaş birbiriyle karışmaya başladı.

Bu karışık duygularsa yerini git gide dinginliğe bırakıyor.
Artık sen de geçmişimin bir parçası olacaksın, izin kalacak; arada bir hissettirecek kendisini, hiç olmadık zamanlarda. Artık eskisinden daha da güçlüyüm. Başım dik, utanmıyorum beni ben yapanlardan.

Yaşandığı zaman içinde güzeldi, ne kadar kötü biterse bitsin... geriye kalanlarsa gerçekleştirilmemiş hayaller ve başka birkaç şey...


(Bir de bazı soru işaretleri kaldı bende, yanıtlamak istemezsin nasılsa.

Ve ben eskiden de olduğu gibi... Öpüyorum seni.)

7 Nisan 2016 Perşembe

Herkesin bildiği bi gerçek vardır;

Cehaletin mutluluk oluşu. Fakat inatla bilmemem gereken çok fazla şeyi öğrenmeyi seviyorum.

Bunca şeyi öğrendikten sonra ise bilmemem gereken çok fazla şeyi öğrendiğim süreye acıyorum. Bunun yerine daha faydalı şeyler öğrenebilirdim diyorum.

Mal diyebilirsiniz bana. Haklısınız. Pragmatist olmayı öğrenmem lazım. Zira böyle bi yere varamayacak gibi hissediyorum.

26 Şubat 2016 Cuma

Zaman İyi Geçmiş Valla

2 yıl olmuş bloguma bir şeyler yazmayalı. İlginç valla. Nefret kustuğum dönemleri atlatmışım anlaşılan. Tabi ergenliği de. Yani... Umarım.
Tekrardan girme sebebim de, çevremin "Senin şu blogun var ya o şarkı artık çalmıyo naptın sildin mi?" sorusu oldu. Tabi orda yazı falan yok zaten canım. Ücretsiz spotify falan burası. Peh... Arkadaşlar blogu arkaplanda çalsın diye açıyomuş meğersem. Neyse ama uzun süre sonra bu şekilde hatırlanmak bile iyi geldi. Sonuçta ölü bir şekilde yatıyodu burda.

Müzikleri ayarladım. Artık çalıyo. Birazda ekleme yaptım hatta. Tekrar çalışmazsa söyleyin siz. En azından bi işe yaramış olurum.

Buraya kadar gelmişken de yazayım dedim. Zira okunmasa da sıkıntı değil benim için. Müzik dinlemeye girince millet boş görmesin sayfayı. Belki tekrar yazarım. Saygılar sevgiler efems...

12 Temmuz 2014 Cumartesi

Gri

Güneş grinin ardından çabalarken yüzüne vurmaya,
hakkın yok, lüksün yok.
Bakacaksın, kamaşacak gözlerin.
Kör olacaksın belki. Ama her şeyden öte mutlu olacaksın, bakacaksın.
Umudun kendi elleriyle sarılacak boğazına.
Siyahın özlemiyle, karanlığa koşacaksın.
Umut doğacak içine, ben gibi, ışık gibi koşacak, yanılacaksın.
Bir şey görmeyi dileyeceksin. herhangi bir şey.
Dizlerinin bağı çözüldüğünde boğazın düğümlenecek bu sefer.
Belki de hiç çözülmemek üzere.
Soluğun kesildiğinde, açtığında gözlerini, karşında bulacaksın beni.
Ve ben tebessüm ederken feri gitmiş gözlerimle,
son sigaramın
son nefesini ikram edeceğim.
karanlığı aydınlatacak koru.
ve sen ise bir daha "gri" nedir hiç bilmeyeceksin.

Kalıp gitmek konusunda çok kere tereddüt ettim.
Her tereddüt edişimde biraz daha kaldım.
Ve "gidişin" bahsi açıldığında ben biraz daha tereddüt ettim.
Ben kalmayı seçiyordum sanırım. 
biraz daha,
belki...
Sorduğumda ona "sen hangi tarafı seçiyorsun?" diye,
Tereddüt etmeden gitmeyi seçti.
"neden?" diye sorduğumda ise,
"ben sen değilim, gidersen kalamam." dedi.

beni öldürüyor, kendi yaralı kurtuluyordu.

31 Mayıs 2014 Cumartesi

Özlemek

Mesafeyle ilgili değildir, sevginizin kat sayısıyla alakalıdır aslında. Sürekli hissedersin, ama bazen sancısı öyle bir vurur ki. kıvranırsın. hiçbirşey yapmak istemezsin. Önünde bekleyen tüm işler gözünde büyür, gözlerin ağırlaşır, ruhun daralır, uzanıp uyumak istersin yatağa kavuşamazsın. yatağa kavuşursun uyuyamazsın.
 
Zordur, boktandır. Sarılmayı öpmeyi geçip ''uzaktan bir kere görsem yeter.''der bazen insan. Telefona olan mahkumiyet yüzünden tiksinir insan teknolojiden de, sevgisinden de.
Böyle ayrı gayrı mı geçecek zaman? Evet. beklemekle geçecek zaman, göremeden, sarılamadan, göz göze gelip kopamadan, bakışamadan,öpemeden ve yapamadığınız bir sürü şeyin sadece özlemini çekerek geçecek zaman.
Ben kötü değilim, durum bu. Beklemek kolay mı sanki?

Sevgiliyi özlersiniz; çünkü o yanınızda yokken boş hissedersiniz; evet kalbiniz onun sevgi ve aşkıyla doludur; durup dinlenmeden aklınız neyle meşgul olursanız olsun onu düşünüyordur; ama... Şurada, yanınızda olsa; elinizi tutsa, sadece ona uzun uzun bakabilseniz bile yetmez mi size? Yeter, yetmeli aslında...

Fiziksel bir özlemin daha fazlasıdır sevgiliyi özlemek. İnsanın çok yoğun bir biçimde sevip, yokluğunda bile yanındaymış gibi hissetmesidir. Nereye baksanız onu görmek, her şeyi onunla ilişkilendirmektir...

Sevgiliyi özlemek güzeldir. Ağlatır, acıtır ama o'nu özlüyor olmak bile mutlu olmak için yeter zaten sana. Tedavisi olmayan bir hastalıktır.

5 Şubat 2014 Çarşamba

HER ŞEY GÜZEL OLACAK

Zaman zaman için acır. Bilir misin bunu? Bildiğine eminim. Böyle sikimtrak bi ağrı giriyo ya.

Sabit bi yere kitlenip sürekli düşünmek, ağrının derinleşmesi, yaş akmasın diye göz kırpmamak, o biriken yaşların kendiliğinden kurumasını beklemek, derin nefes alıp bi sigara yakmak, çektiğin dumanı izmaritin ateşine üflemek, tekrardan dalmak. Siktiğim sigarasının logosundan irtibat nosuna kadar herşeyini incelemek. Bütün bunlar bi savaş aslında. Bütün bunların anlamı o yaşı kurutmak için oyalanmak aslında. O yaş aktığı zaman kaybedersin.


Sırtını duvara verip bi sigara daha yakarsın. Düşünmekten uyuşmuş kafanı dumanı yukarı üflemek için kaldırırsın ve dersin ki;


Bi'daha kaybetmicem amına koyim...


Kaybedeceğini bilerek...


-Kaybettin yine...
-Alıştım sorun değil…
-Engel olamadın değil mi yine?
-Görüyosun işte amına koyim.
-Engel olma zaten bırak aksın…
-Tamam
-Ahah kasma lan suratını şekilden şekile girme bırak aksın rahatla sıkma kendini
-Olm lan…
-Deme bişey deme…
-Kazanmak istiyorum lan…
-Sen kazanamazsın..İki kutba ayrılan bu oyunda sen hep kaybedenlerden olacaksın..Kazanmak sana göre değil..Bu baştan belirlenmiş bi olay. İstediğin mücadeleyi ver sonucunda yine kaybedeceksin. Bunu çok iyi biliyorsun sadece her düştüğünde kalkmak için kazanman gerektiği fikrini benimseyip güç alıyorsun. Hep kaybedeceksin be canım üzgünüm ama hep.
-Belki bug olur lan olmaz mı? He belki bi karışıklık olur ben diğer tarafa geçerim?
-Ahahaha şu çene altında biriken yaşlar kadar temiz ve safsın lan. Aslında sana bu oyunda yer bile yok..
-Peki nolcak böyle? Nereye kadar devam edecek?
-Çok çok çok level var daha önünde.
-Sonra? Kazanacak mıyım? Mutlu olacak mıyım?
-En azından göz kapağı skilini açarsın…


Yaşlar içine akar..


Unutma içine akan her yaş fazladan exp verir...




16 Kasım 2013 Cumartesi

Sevgiliye Mektup...

Senin kadar konuşmadım, senin gibi gözlerimi gözlerine mıhlamadım hiç. 
Senin gibi açıkça da söylemedim seni sevdiğimi.
Senin gibi değildim ama sendeydim; senin yanında.

Yakınlık ne mekandadır ne de zamanda. Doğruymuş. Yakınlık hissettiğin her anın içinde, özündeymiş. Hissettiğim ya da seni düşündüğüm her an yanımdasın, hep yanımdasın. hiç uzak değilsin bana ve hiç uzak değiliz bize. 
Ben sende uzağı bilmedim zaten. Zannederdim ki aradaki yollardır uzağı dile getiren. hayır, yollar uzaklık değilmiş. yollar sabırmış, yollar sevgiymiş, yollar senmişsin.

sen sabır, sen sevgi, sen bekleyen, sen beklenensin...

Ama tabi şöyle bişey de var:

Zorluğun ne demek olduğunu insan başına gelince anlıyor. 
Kolay değilmiş. Sensizlik kolay değilmiş.

Seni görmeden, senin yanında olmadan geceleri gündüz yapmak, gündüzleri geceye bağlamak zormuş. Her sabahım sen yanımda olmasan da senle başlıyor. Bu yüzden belki de sabahları umutla uyanmam. Her günümün sonunda senin sesinle yorgunluğumu atacağımı bilmemdir bunca zorluğa katlanıyor olmam.

İnsan sevdi mi o yanında olsun istermiş. İnsan sevdi mi başka türlü bağlanırmış. İnsan sevdi mi en küçük sözden alınırmış. Sevginin hassaslığı, sevginin olması gerekeniymiş bunlar. Bunu bilerek çıkmışız yola, bunu bilerek sabretmişiz. Hep bilerek hareket etmişiz. 
Sen beni bilmişsin, ben seni bilmişim. Seni bildiğimden, beni acıtmak istemediğini bildiğimden söylenen sözlerin hepsini unutmuşum.
Acı sadece özlem de. Özlemin bitecek olması acıyı katlanır kılan. Sevda buymuş, sevda katlanabilmek, sevda her şeye rağmen göğüs gerip sevmekmiş.
ve sana;
dikenler içindedir gül, bunca zorluğun ardındadır tüm kolaylıklar. ve kavuşmanın diğer adıdır "özlem"...

20 Ekim 2013 Pazar

Bazen...

Bazen gidemezsin en çok olmak istemedeğin yerden. Bazen rüzgarı arkana alıp yol almak varken hayatta, dik yokuşların yalnız yolucusu olursun.
Bazen konuşma ile susmanın çaresiz kaldığı anların olur. Geçmişin anıları, kurulan hayallerden kalan harabe bir gözyaşı, seni susarken konuşturur. 
Bazen bir kara kediden düşer aklına, bazense birbirini sizden daha az seven iki çiftin mutluluk saçan gülümsemelerinden.

Bazense unutmuş gibi yaparsın. Kendini kandırmak var ya hani, kendini aptal yerine koyup kendine yalan söylemek, aptal olmak bazen iyi gelir.
Bazense ölüm geçer ondan öteye.
Yaşamanın imkansıza boyun eğdiği anlar olur.
Durmaz ya hani içindeki intihar depreminin artçıları.
Yıkılmak istersin bir şehir boyu. 
O şehirde sikerler anani haberin olmaz...

16 Ekim 2013 Çarşamba

Sıkıldın mı?



Soğuk ve puslu bir yolda ilerliyor yalnız adımları ile birlikte adam.

Çok şey yaşamıştı hayatta, hayatın ne demek olduğunu çözmüştü, belki hayatın ne demek olduğunu çözmüş olduğu için yalnızdı.

Çok yalnızdı, kulaklarında pantolonun paçalarından gelen sesler vardı sadece.

Sokak lambalarına doğru üflediği sigara dumanının tadını çıkarmaya çalışıyordu.

Eve yavaş yavaş yürüyordu, çünkü bir acelesi yoktu.

Bekleyeni de yoktu...


Hiç bir şeyi yoktu hayatta,

Yaşamaya bir nedeni bile yoktu, ama sıkılıyordu işte.

Ölmekten bile sıkılıyordu...


Oysa sormayı da unutmuştu, hayatı mı çözmüştü yoksa, sadece, gördüğü kadarını mı?


Belki de sadece kendindendi sıkılışı, mesele beklemekti. Beklenilmek değildi belki de. 

Ölmekten bile sıkılıyor muydu yoksa ne uyuyası vardı, ne de uyuyunca uyanası mı? 

Peki hiç uyanmış mıydı gerçekten? 

Ya da uyuyabilmiş miydi hiç, o kadar vazgeçebilmiş miydi?

6 Eylül 2013 Cuma

Yaşamalıydık...

Leopar sikinden damlayan mutluluğu antilop amcığı tadındaki hayatla harmanladık aslında iyi çocuklardık pelikan götü kadar yumuşaktı duygularımız angus taşşağı kadar iriydi hislerimiz ve trex yarrağı kadar sertti bakışlarımız. Orangutanın meme ucunda bulduk sevdamızı panaromik gözüken fare amına aldırış etmeksizin yaşadık aşkımızı. Hatayı nerde yaptık bilmiyorum ama su aygırının göt deliği gibi büyüktü cezamız. Pelikan dübüründe tutsak edildik flamingo siki bakışlı gardiyanların elinde. Fas sınırında topallayan çakal yarrağı gibi halsiz kaldık. İlerliyoduk kurbağa spermi gibi berrak sona doğru.. Çılgınlar gibi sevişen kırlangıç iniltileri arasında ilerliyoduk..Ceviz ağacı tepesinde masturbasyon yapan gorilin baygın gözlerinde görürken kendimizi ceylanın dar vajinasındaki engebeli yollara takılıp düştük.

Soruyorduk kendimize keklik siki gibi neden neden diye..

Tam cevabı bulmuşken boynumuza dolanan yılan yarrağı kesti nefesimizi..

Sıyrılmak için çabaladık kanguru penisi gibi..

Dur dedik.. Dur.. Daha vaktimiz var..

Yaşamalıyız... Yada yaşamalıydık

Yaşamalıydık okaliptüs ağacının gölgesinde vişne likörü içip taşşağını sıvazlayan sincap gibi..

Yaşamalıydık Benin kırsalında bakışlara aldırış etmeksizin su samuru siken sırtlan gibi..


ve Yaşayacağız akreplerin çiyanların solucanların götümüzü sikimizi kemireceği güne kadar..

HASTALIK BU...

Ne zamandır yazmıyordum bi yazayım dedim.

Her neyse ''nerelerdesin?'' diye soranlara iş güç dediğim klasik akşamlardan birine daha hoşgelmişken biraz içimi ve beynimi boşaltim dedim. Mal gibi yaşıyoruz şimdi sana bunu hiç sorguladın mı demicem muhakkak sorgulamışsındır ama harbiden mal gibi yaşıyoruz amına koyim.

Hasta olmak kötü moruk. Baş ağrısı gibi ama değil 2-3 Arveles bile kesmeyince anlıyosun sorunun beyinde olduğunu.

-Olmayan beyninde mi ?
-La bi dur amına koyim yazının sonuna doğru gel sen.
-Tamam tamam.

En ufak bi ayrıntıyı atlamaksızın saatlerce düşünmek berbat bişey. Bunu hiç tattın mı? Tatma sakın. Zeytin ezmeli sütlaçın ya da frambuazlı gergedan sikinin tadı daha güzeldir bundan emin ol. ''Vay kardeşim nasılsın ya ehehe'' diyenlere ''iyiyim seni sormalı kardeşim ehehe'' derken bile canın yanıyo la iyi değilim ki olum yarrak gibiyim berbatım sırf ''kötüyüm'' dediğimde ''hayırdır ya'' ile sohbeti uzatıp sikilmiş beynimi daha çok sikmemen için diyorum bunu.


Sırf para için istemediğim sevemediğim bir işte aylardır çalışarak orospuyla aranda fark bırakmayan bir hastalık bu...


Elini tutup doya doya baktığın kızın gözlerinde yalan gördürten ve aslında o yalan sensin amına koyim diye düşündürten bir hastalık bu.


Allah bebekleri filan niye sakat yaratıyo anne diye sordurtacak kadar masum, ibret alsınlar diye cevaplatacak kadar cahil bi hastalık bu.


ve en önemlisi O'nunla arama girip herşeyi sikip atan bir hastalık bu.


Beynim ağrıdı yine


-Olmayan beynin mi?
-Heh... Hoşgeldin ibnenin evladı.
-Hoşbulduk moruk. Bi sigara ver bakim.
-Al..
-Ooo değişmişin hacı Camel mi o ?
-Değişmedim param yoktu sadece. Camel camdan el ahahaha
-Gene absürdler kelimeler mizahlar he.
-Aynen moruk bak bitane daha yapıyorum bak bak CAMdan ELçetin ahahahaha.
-Hay ben senin soyunu sopunu sikeyim ya.
-Ahahaha
-Bak bitane de ben yapim o zaman bak bak..
-Hadi yattım ben..
-La dinle bi hişş.. Lan dinle bi aloooo...
-ZzZzZzZzZz..
-Orospu çocuğu!

7 Nisan 2013 Pazar

Gitti...

Ne bir melek var ortada, ne de bir huzur.
Sanki ölümmüş gibi. Siyahmış gibi. “Yazık” gibi…

Sıçradım tüm hücrelerimle hafif gıcırdayan yatağımdan, yanı başımdaki suyu içtim bir nefeste.
Ellerimi dizlerimde birleştirip düşünmeye başladım.
Olsun ulan, olsun amına koyim.
Al. Uyandım şimdi.

Ben uyandığımda o ne yanı başımdaydı, ne de odamın düz tavanında.
Köşedeki kartonpiyerin hafif çatlağı gülümsüyordu sanki.
“Gitti” diyordu.
Evet, gitti…
Öylece gitti kitapsız, yolunu sikeyim...

16 Şubat 2013 Cumartesi

Şüphe...

Naber lan göt hatırladın mı beni? Hatırlamadın mı? Hmm dur hatırlatayım..


Ben, gecenin bi yarısı seni yataktan kaldırtıp sevgilinin profillerini gezdirtenim..
Ben, tuvalete sıçmaya gittiğinde kapının koluna havlu astırtanım..
Ben, laptop kullanırken kamerayı kağıtla kapattıranım..
Ben, yolda yürürken sürekli arkana baktırtanım..
Ben, otobüste seni terletip 3-5 durak önce indirtenim..
Ben, sana defalarca tarayıcı geçmişi sildirtenim..
Ben, telefonunu kurcalarken baş parmağınla ön kamerasını kapattıranım..
Ben, bilgisayarın bozulduğunda tamire harddiski söktürüp göndertenim..
Ben, sana yaz günü pencere perde kapattıranım...

Ben aslında şüphe olmaktan çıktım.. Ben paranoyayım.. Senin paranoyanım..

ve senin bana muhtaç olduğun kadar ben de sana muhtacım..

Hatırladın mı lan şimdi ? Gene mi hatırlamadın ? Yuh..

Pişştt ! Sence sevgilin şuan napıyor? Ahahaha...

19 Ocak 2013 Cumartesi

Mutluluk

Mutluluk var ama bu kavramı herhangi bir kelime ile niteleyemeyiz. Mutluluk bir an gelir arkasından derin bir keder. Sorsan kimse mutlu değil herkesin bir derdi var ve o dert o kişiye dünyanın en büyük sorunu gibi görünür.
Canın acıyor di mi? Ölmek istiyorsun, öldürmek istiyorsun, isyan ediyorsun, neden neden diye sorular soruyorsun, neden herkes mutluyken ben değilim diyorsun, için acıyor, mutlu olmak istiyorsun olamıyorsun, hayata bir sıfır geride başlamış hissediyorsun, seni anlayacak birini istiyorsun bulamıyorsun, dertlerin üst üste büyüyor di mi? Hep keder, üzüntü geliyor. Mutluluk diye bir şey yok, anlık bir şey o mutluluk biraz geliyor arkasından kat ve kat kederi, hüzün, üzüntü. Birilerine kendini duyurmak istiyorsun, duyuramıyorsun. İyi bir iş istiyorsun, iyi bir meslek istiyorsun, Her şeyin iyisini istiyorsun. Diyelim ki istediğin her şey oldu ya sonra? Mutlu mu kalacaksın hep daha fazlasını istemeye devam edeceksin. Diyelim ki en zirvedesin ya sonra? En büyük zaferde kaybeden olmayacak mısın ? bu dünya da mutlu olmayı bekleme boşuna olamazsın.. Kime sorsan dertli, kederli, hüzünlü; kime sorarsan en büyük acıları yaşıyor kime sorarsan bir derdi var. Boşver olduğu gibi yaşa. Canını acıtan her kimse tepkini göster sonu ne olursa olsun boşver ardını düşünme. Ölme gerekirse öldür boşver. Bencil ol boşver.

Kendine zarar verdiğinde hiç bir şeyin değiştiğini anlamayacaksın. Keşke keşke diyeceksin keşke kendime zarar vermeseydim de beni üzenlerin canını acıtsaydım diyeceksin ama göreceksin ki çok geç ve bunun pişmanlığı da canını acıtacak, geçip giden boşa harcanılan zamanda canını acıtacak. Saçma kişiler yüzünden çektiğin acılarda canını acıtacak.

Ama bazen mecburdursun. Yada öyle hissedersin. Acıya katlanırsın. Bazense alışırsın. eskisi gibi acıtmaz. Ya daha derin olur yada duygusuzlaşıp hiçbirşey hissedemezsin. Birileri için katlanmak istersin. Tanımadığın bir insan bile. Hiç görmemişsindir o kişiyi. Ama beklersin öyle birini. İleride gelecektir diye. O gelmez ama. Onun seni bulman lazım. Onun için katlanman lazım. Geçmişini sikeyim böyle hayatın.

1 Ocak 2013 Salı

Türkiyenin 3 tarafı neden denizlerle çevrili?

Bildiğiniz gibi atalarımız orta asya'nın ural-altay bölgesinden anadolu'ya gelmişlerdir.. Altay Daglarında yaygın görüşe göre ermiş insanlar şöyle derlerdi , bana balık vereceğine balık tutmayı öğret..

İşte bu lafı destur edinen karesioğullari beyliğine bağlı atalarımız, anadolu'ya ilk geldiklerinde buradaki insanlara balık tutmayı öğretmek için yaklaşık olarak 32 yıl boyunca (100.000 kişi) gece gündüz toprağı kazmışlardır.. yeterli derinliğe ulaştıktan sonra kanolarla, bidonlarla ve leğenlerle yaklaşık olarak 41 yıl boyunca hazar gölünden su taşımışlardır..

ve böylece türkiye'nin 3 tarafı denizlerle çevrilmiş ve insanlar çok süper birer balıkçı olmuşlardir..

22 Aralık 2012 Cumartesi

İnanılmaz mantıksız mantık hatası şok

Bilirsiniz 'at yalanı sikeyim inananı' diye bir söz var. Burada ses uyumu iyi sağlandığı için pek dikkat çekmiyor ama cümleyi şu şekilde parçalarsak; 'at yalanı' ve 'sikeyim inananı' şeklinde bileşenlerine ayırdığımzda sanırım kendiniz de gördünüz , 'at yalanı' kısmında çok büyük bir safsata mevcut. Biliyorsunuz atlar konuşamaz, dolayısıyla yalan da söyleyemezler. ayrıca farzedelim konuşsunlar, asla yalan söylemezler çünkü atlar asil hayvanlardır.

Daha da ileri gidersek, cümlenin ikinci kısmı bağımsız kalıyor, burada gizli ateizm propagandası var, at yalanı başlı başına belirtisiz bir isim tamlaması olup geri kalanından bağımsız dikkat dağıtıcı bir unsur, insan aa atlar yalan mı söyler ki diye düşünedururken atalarımız orada şipşak inananlara küfür ediyor ve rahatlıyorlar.

Atalarımız çok zeki ve özgür düşünceli insanlardı.